FAS / MOROCCO
By Esra Bayoglu
(23 Aralik 1999 - 7 Ocak 2000)


Sorry! The story is in Turkish, but you are welcome to have a look at the Photo Gallery.

DIKKAT! Bilgisayariniz Turkce karakterleri destekliyorsa once buraya tiklayiniz

Kisitli zamanda, Fas'in sadece kucuk bir bolumunu gezebildik. Olsun, cok guzel bir giris oldu gene de. Yolculugu Ingiltere'den bize katilacak olan Marc ve Hirut'la birlikte yapacagimiz icin gitmeden once bir plan yapmamis, herseyi Marakes'te bir araya geldigimizde kararlastiririz diye dusunmustuk. Ama ben, icin icin, daha cok Fas'in guneyini, daglari, colu ve kucuk yerlesimleri gormek istiyordum. Nitekim buyuk olcude oyle oldu. Marakes, Agadir ve Essauira disinda buyuk sayilabilecek baska bir sehre gitmedik. Meknes, Fes, Rabat, Tanjer ve Casablanca gibi diger buyukleri de baska bir sefere birkamis olduk. Iste bu renkli ve dolu dolu yolculugun kendi gozlemlerimden ozetlemeye calisacagim kisa oykusu.

Gezimize Marakes'te basladik. Bu hareketli, goz alabildigine kirmizi binalari ile simsicak bir gorunuse sahip, tarihi sehirde cok keyifli bir uc gun gecirdik. Sehrin ilginc olan bolumu tabii ki eski/tarihi sehir yani "medina" idi. Daracik sokaklar, binbir cesit yiyecek, baharat ve elisleri satan carsilar ve en guzeli butun gun haril haril faaliyetlerle dolup tasan buyuk meydan "Cema el-Fna". Ramazan'in da etkisiyle herhalde, gece gec saatlere kadar yiyecek tezgahlari, yilan oynaticilari, rengarenk giysileri ile su saticilari, ucu bucagi gorulmeyen taze sikilmis portakal suyu tezgahlari ve en ilginc olani da hikaye anlaticilar (ya da masalcilar) ile civil civil bir ortam. Bu televizyon oncesi cok eski gelenegi hala surduruyor olmalari cok hos. Kendi kucuk orkestralari ile kimi zaman sarkili turkulu, kimi zaman dansli bu gosteriler bizim orta oyunu dedigimiz tarzda bir sey olsa gerek. Konusmalar arapca veya Berberi dilinde oldugu icin bir sey anlamasak da, seyircilerin olusturdugu halkanin arasina sizip seyretmek buyuk bir zevkti.

Eski sehir ve yeni sehir... Galiba bu ayrim Fas'in hemen butun sehirleri icin gecerli. Eski sehir, adi uzerinde; icinde tum tarihi, eski saray, cami ve bahceleri, kucuk is yerlerini ve carsilari, ve en guzeli gelenek ve gorenekleri tum canliligiyla konuk eden, etrafi duvarlarla cevrili kisim. Yeni sehir ise fransiz somurgesi altinda iken fransizlar tarafindan kurulmus, genis caddeleri, yuksek binalari, otelleri ve ishanlariyla tamamen Avrupai yapida,  bence pek de ruhu olmayan komsu sehir.

44 yil fransiz somurgesinde kalmis olmalarinin kacinilmaz etkileri her yerde karsimiza cikiyordu. Coluk cocuk yasli genc herkes sakir sakir fransizca konusuyor. Tabelalar hem arap hem de latin alfabesiyle yaziliyor. Gittigim her yerde hayat kurtariciligimi yapan ingilizcemin burada neredeyse hic isime yaramamasi onceleri bayagi bir hayal kirikligina ugrattiysa da, bildigim uc bes fransizca ve arapca sozcuklerle, tam anlamiyla tarzanca anlasmanin da epey zevkli bir sey oldugu kanisina vardim ve bu durumun keyfini cikardim. Nasil olsa karisik durumlar Pierre, Marc ve Hirut'un fransizcasi ile cozuluyordu...

Fas'in kendine has bir mimarisi var. Hemen hemen butun yapilarin koseli ve cikintisiz olusu galiba goze ilk carpan sey oluyor. Eski yapilarda catilar duz, dam yerine bircok amac icin kullanilan teraslar oturtulmus tepelerine. Yagmur ve kara cok alisik olmadiklari icin Fas sehirleri, bu teraslar da evlerin bahcesi gorevini ustlenmis sanki. Oynayan cocuklar, havalansin diye disariya birakilmis kilimler halilar, asili camasirlar, sohbete gelmis komsular...

Tamam evlerin binalarin kubik bir yapida olmasina cok da yabanci degiliz elbette ama ya Fas camilerinin hic bir kavis icermemelerine ne demeli? Evet, burada cami minareleri kare prizma seklinde, ana binasini ise, degisik renkte boyanmasi, bazen de dis suslemeleri disinda diger binalardan ayirt etmek guc. Yalniz dis mimarideki bu yalinlik ic ortam ile tam bir tezat olusturabiliyor. Camilerin ve saraylarin icleri ahsap susleme sanatinin ve "zelij" adini verdikleri seramik suslemelerin en guzel ornekleri ile bezenmis. Hele o kapilar, ustu yuvarlak dev anahtar delikleri, bence Fas'in en akilda kalici (yani benim favorim) ozelligi.

Dogal olarak her sehrin bir kalesi var, bazen kucucuk koylerin bile. Soylemeye gerek yok, tabii ki "kazba" adi verilen bu kaleler de alisageldigimiz kalelerden daha farklilar. En hosa giden sey de pembe oluslari ya da toprak rengi demek daha dogru belkide. Kerpicten yapilip kille sivandiklari, tepeye dogru daralan egimli duvarlardan olusan kulelere sahip olduklari icin cok kendine has gorunumdeler. Kazba'larin yanisira eski sehirler hep surlarla cevrilmis. Cogu da ayakta bu surlarin. Eski sehir duvarlarin icinde kalirken sehrin yeni yapilan kismi surlari cevrelemis. Su anda hic bir islevi kalmamis olan bu duvarlarin, kucuk koy bazinda dahi uygulanmis olmasi ("ksur" sur ici koyler yani) eskiden cesitli kabilelerin birbirine daimi dusman olmasi yuzunden her an gelebilecek saldirilar icinmis.

Marakes maceramizi seramik ve agac oyma sanatlarinin guzel ornekleri ile goz doyuran bir kac saray gezerek noktaladik. Buradan, kiraladigimiz araba ile yollara dokulduk daha sonra. Yuksek Atlas daglarini asarak guneye gecisimiz zihnimize yer eden bir baslangic oldu. En yuksek zirvesi (Tubkal) 4165m olan bu dag silsilesi sehirden bakildiginda asilmaz bir tastan duvar gibi gozukuyordu ama yol bir sekilde kivrila kivrila bizi obur tarafa yani Buyuk Guney'in yuksek platolarina ve collesmis yapisina acilan kapiya goturdu, Tizi'n'Tiska Gecidi'ne.

Atlas daglarinda ve eteklerinde ve colun bazi bolgelerinde buyuk bir yogunlulukla Berberiler yasiyorlar.  Araplarin, Islamin yayilmasi surecinde 7. yuzyilda Fas'a ulasmasindan cok once kuzey Afrika'da (bazi kaynaklara gore neolitik cagdan bu yana) Berberiler'in yasadigi dusunulurse, buralarin asil yerlileri demek pek de yanlis olmaz sanirim. Fas'in resmi dili arapca. Yuzyillar boyu suren Arap egemenligi asi ve savasci olarak un yapmis Berberi kabilelerin kulturune pek de etki edememis. Halen kendi dillerini konusup geleneklerini surduruyorlar. Fas'in ve Cezayir'in guneyinde yasayan ve giysilerinin renginden ve bu rengin neredeyse tenlerine islemis olmasindan dolayi "mavi insanlar" diye anilan "Moor"lari da unutmamak gerekiyor. Bazilari da bu insanlara "Tuareg"ler diyor ama ben "col insanlari" demeyi tercih ediyorum cunku onlar kendilerine col insani diyorlar. 1975 yilinda Ispanyollar'in cekilmesinin hemen ardindan Fas'in isgal ettigi Bati Sahra'da yasayanlari da dahil etmek gerekiyor sanirim insan cesitliligine. Kaderlerinin belirlenmesi icin, soz verilmis bir referandumun yapilmasini bekleyen bu insanlarin kokeni hakkinda bir bilgim yok, ama Cezayir sinirina kadar gerilemis bir gerilla savasinin suregeldigini yani bagimsizlik yonunde bir cabalari oldugunu soyleyebilirim ancak.

Fas'ta gozlemledigim kadariyla kadinlarin sosyal durumu da cesitlilik gosteriyor. Buyuk sehirlerde modern giysili (hadi carsafsiz ve basortusuz diyeyim; illa bizim giyim tarzimiz modern olacak diye bir sart yok) genc yasli bir cok kadin var. Ancak kucuk kasaba ve koyler icin ayni seyi soylemek pek mumkun degil. Her yerde oldugu gibi tutuculuk arttikca sokaklardaki ortusuz kadin sayisi da azaliyor. Ancak burada kadinlarin kara carsaflarla dolastiklarini soyleyemiyecegim. Aksine alabildigine renkli ve canli giysiler giyiyorlar. Cocuklarini da kapip gittikleri o pazar yerleri ornegin, o kadar civil civil ki. Erkeklerin giysilerinde ayni renklilik yok ama onlarin da benim cok sevimli buldugum, "celaba"lari var. Yere kadar uzanan kukuletali ustlukler diye tanimlayabilecegim bu giysiler en goze carpan yoresel giysileri bence. Insanlar turistlere karsi oldukca hosgorululer ancak fotograflarinin cekilmesine siddetle karsi cikiyorlar. Bu yuzden bazen isi paparazzi duzeyine vardirmak zorunda kaldigim icin utaniyorum ama baska carem de yoktu.

Araba yolculuklarindan genelde hoslanmam ama burada yollarin buyuk bir bolumunun cok bakimli olusu, trafigin buyuk sehirlerden uzaklastiktan sonra neredeyse sifira inisi, bazen iyiyden iyiye daralan yollarda, agir agir ilerlerken, bolca etrafi seyretme ve fotograf cekme olanagi olusu, yolculugu bastan sona cok keyifli kildi. Bazen yol boyunca dizilmis hurma veya elisi hediyelikler satan, yolun ortasinda oylece korkmadan duran cocuklardan sakinarak, yilan gibi kivrilarak gitmemiz gerekiyordu.

Buyuk Atlaslar'i astiktan sonra ilk duragimiz olan Ait Benhadu'ya vardigimizda, karli tepelerin ve dagdan indikce kivrilarak aralarindan gectigimiz palmiye agaclari ve kaktuslerle suslu toprak rengi koylerin verdigi goz banyosuyla kendimi cok daha mutlu hisseder olmustum. Ait Benhadu bundan sonra gorecegimiz kazbalarin en gorkemlisi, en dramatik konumlusuydu. Bu kazba bir tepeyi icine alarak yapilmis. Icerisinden, kerpic ve kil duvarlar arasindan daracik sokaklardan, zaman zaman kaybolunarak tepesine ulasilabiliyor. Buradan butun vadi ve plato neredeyse ayaklar altinda. Buyuk guneyin Sahra Colu'ne dogru uzanan issiz kurak ve taslik yapisi gorulebiliyor. Draa nehri boyunca, vahalarda kurulmus koy ve sehirler disinda doganin oldukca kuru ve acimasiz oldugunu sezinliyor insan. Ertesi gun ulastigimiz muhtesem Dades Vadisi en huzurlu ve sessiz geceyi gecirdigimiz yer oldu. Siril siril suyun aktigi, mis kokulu bahcelerle bezenmis bu vadinin benim kalbimde ayri bir yer edinmis olmasinin bir sebebi de, kaya yapisi ve tepelerin gun batimiyla kipkirmizi kizarmasiyla, bana Turkiye'deki Aladaglari animsatmasi oldu.

Daha sonra burnumuzu guneye, Cezayir'e dogrulttuk. Sinira cok yakin olan M'hamid'e Draa nehri boyunca bitip tukenmeyen vahalari takip ederek ulastik. M'hamid'e yaklastikca etraf daha bir sarardi, yol, ruzgarin savurdugu col kumlarindan gorunmez oldu ara ara. Boylece, bir taraftan arabayi kullaniyor diger taraftan da kum tepelerinin arasinda gecirecegimiz geceyi dusunup heyecanlaniyordum. Planladigimiz gibi devecilerle anlasip koyun 12 km guneyindeki bu kucuk captaki cole ulastik. Anlasmamiza gore bize aksam yemeginde tajin de yapacaklardi. Ben soguk moguk demeden acikta gecelemeyi istiyordum ama ruzgar oyle bir acimasiz esiyordu ki nefes almak bile guctu. Boylece kafamiza tulbent esarp namina yanimizda ne varsa sarip, tepeler arasinda epey bir dolastiktan sonra geceyi oba cadirlarinda gecirdik. Sabah uyandigimizda kulaklarimiza, agzimiza, gozlerimize bile kum dolmus oldugunu gorunce hic sasirmadik elbet. Ben bu benzersiz tecrubeden cok mutluydum. Bana kalsa daha da kalacaktim, ama sanirim herkes benim gibi dusunmuyordu. Boylece sabahleyin tekrar yollara dokulduk.

Hedefledigimiz Anti Atlaslar'a daha iki gunluk yolumuz vardi. Bir geceyi, ki bu gece yeni yila girdigimiz geceydi, Uarzazat adli kucuk kasabada gecirdik. Milenyum muymus neymis, burada, biz dahil kimsenin umrunda olmadigi icin, dunyanin obur taraflarindaki tantanalardan uzak, gece yarisi bile olmadan uykuya daldik. Bir gece de Tarudant'ta kalip tekrar daglara bu sefer Anti Atlaslar'a yoneldik. Kivrila kivrila yukseldikce manzara oyle guzellesti ki arabayi kullanan ben, bir cok fotograf ve goz zevki molasi vermek zorunda kaldim kendime. Daracik yol uzun uzun dik yamaclarda, ucurum kenarlarinda seyretti ve bizi Tafraut'a, bir sekilde dagcilar arasinda da populer olmus bir koye ulastirdi. Bu civarda doga gercekten olagan disi bir goruntudeydi. Etraf daglar, kayalar ve ilginc figurler halini almis taslar ile suslenmisti adeta. Bu goruntu Belcika'li bir ressama da ilham kaynagi olmus olsa gerek ki, tutmus bazi kayalari boyamak uzere yetkililerden izin almis. Bence pek de iyi etmemis ama gene de gittik gorduk nasil bir sanat icra ettigini.

Yolculuk boyunca kucuk otel ve motellerde konakladik hep. Bu tur oteller hem cok sevimli hem de sehrin en gorulmeye deger yerlerine yakin olduklari icin cok avantajlilar. Sahipleriyle de sicak bir ilestisim kurulabildigi icin, kimi zaman kitaplarda bulamiyacaginiz ilginc bilgiler ve gozlemler edinmek mumkun oluyor. Bi de iyi gunlerindeyseler aksamlari oturma odasinda muhtesem bir muzik soleni bekliyor sizi. Yoresel calgilarinin en yaygini, kendi aralarinda  "tamtam" dedikleri, farkli iki boyutta, birbirine baglanmis davullar. Muzigin geri kalani ise soylenen sarkilar ve ritmik el cirpmalar ile yapiliyor. Ama dizlerinin arasina sikistirdiklari o davullar ile harikalar yaratiyorlar diyebilirim. Muhtesem ritimler tutturan parmak kadar cocuklari gordukten sonra muzigin bu insanlarin genlerinde olduguna karar vermek durumunda kaldim. Ara sira biz de davul calmaya davet edilip kendimizi buyuk bir zevkle komik duruma dusuruyorduk. Merak ettiniz diil mi bahsettigim muzigi? O zaman yandaki baylarin resminin uzerine tiklamayi deneyin bir...

Tajin,  kuskus ve nane cayi isimlerini artik hep Fas'la bagdastiracagim heralde. Insan on bes gun boyunca hergun ayni seyleri yer icer de nasil bikmaz demeyin, oluyor iste. Nasil olduysa hergun ya kuskus ya tajin ya da sis kebap yedik. Herkesin kendine has bir stili oldugundan mi, yoksa icerdikleri cesit cesit sebzelerin ve her seferinde farkli bicimde kullanilmis olan baharatlarin etkisiyle mi bilemiyorum, buyuk bir zevkle her gun, Fas'in bu geleneksel yemeklerini yemeden edemedik. Kuskus bize yabanci degil. Tajinin ise sadece adi degisik. Kendisi bizim "guvec" dedigimiz yemegin gene toprak ama degisik sekilde olan bir kapta, bir porsiyonluk pisirilmis sekli. Burada nane cayindan baska cay icilmedigi icin o konuda bir alternatifimiz yoktu zaten. Son olarak da yemek listeme, butun gun serinlikte elimiz ayagimiz buz kesene kadar dolastiktan sonra menumuzden hic eksik etmedigimiz "harira" corbasini eklemek istiyorum. Sicak ve tazecik pide ve ekmekler de yemek soframizi tamamlayan guzelliklerden biriydi elbette.

Evet sonunda paket turlarin ugrak yeri, plajli, bes yildizli otelli Agadir'deyiz. Saka maka 1700 km yol yapmisiz arabayla. Agadir ilgi alanimiz icine girmedigi icin, kiraladigimiz arabayi devredip bir an once cok daha sevimli bulacagimiza inandigimiz, yine bir sahil sehri olan Essauira'ya ulasmaya calisiyoruz. Ve basardik. Gece yarisi ulastik Essauira'ya. Burada keyifle gecirecegimiz uc gunumuz var, son uc gunumuz yani. Marakes'in kirmiziligindan farkli olarak burasi bembeyaz bir sehir. 18. yuzyilda fransiz bir mimara yaptirilmis ucsuz bucaksiz surlari ve yuru yuru doyamadigim daracik labirent sokaklari var. Aslinda bembeyaz demek yanlis olur, cunku kapilarin ve pancurlarin (ama gercekten hepsinin) o capcanli mavisine haksizlik etmis oluruz aksi takdirde. Otelimiz pazar meydanina bakiyordu boylece cikar cikmaz kendimizi canliligin icinde buluveriyorduk. Ramazan dolayisiyla kurulan panayirlar, cocuklar icin donme dolaplar da iceren pazar yerinden gecip, her gun uzun yuruyusler yaptik. Kimi zaman kilimcilerle pazarlik ettik kimi zaman yoreye has agac isi esyalara baktik ve tabii ki rampalara tirmanip Atlas Okyanusu'nun kopuklu dalgalarini seyretmeyi de hic ihmal etmedik. Yolculuk bitiminde, bizim de guzel kilimlerimiz, ahsaptan cok guzel bir satranc takimimiz ve deri isleme guzel bir pufumuz olmustu. Ama nasil olmustu hic sormayin. Binbir pazarlik ve dil dokme taktikleri sonucunda, uyanik saticilara sandiklari kadar saf olmadigimizi kanitlamaya calisarak oldu. Burada saticilar, her yerde oldugu gibi, turistlerin hic gozunun yasina bakmadan kazikliyorlar. Bir ikincisi de Fas'ta gercekten buyuk boyutlara ulasmis komisyonculuk ve sahte rehberlik. Bu iki tip insandan sakinmak, ozellikle kimin araci oldugunu anlamak oyle zor oluyordu ki anlatamam. Fas'ta issizlik oraninin ve genc nufusun cok fazla oldugu dusunulurse, insanlarin boylesine kendilerine gelir kapisi aramalarina cok da sasirmamak gerekir elbette.

Son gun Essauira'dan ayrilip Agadir'e geri donduk. Son bir tajin-kofta yiyip dogru havaalanina yollandik. Boylece dolu dolu gecirdigimiz iki haftayi geride guzel anilar birakarak ve tekrar gelecegimize soz vererek tamamlamis olduk.


Fotograf Galerisi / Photo Gallery

Lutfen galeriye girmek icin fotograflarin uzerine tiklayiniz /
Please click on the icons to enter the sections of the gallery



Marakes / Marrakesh

Yuksek Atlaslar / High Atlas

Draa Vadisi / Draa Valley
Essauira / Essaouira

Anti Atlaslar / Anti Atlas

Insanlar / People